19 Nisan 2017 Çarşamba
SÖYLEYECEKLERİM ve SÖVECEKLERİM VAR
'Çalışan anne' olmayı hep anlattılar dinledik de 'diplomalı ev annesi' olmayı kimse anlatmıyor..
Burası benim kusma tasım olduğuna göre bu konu ile ilgili içimde tutamadıklarımı anlatayım diyorum. Yaşayanın itiraf etmediği, yaşamayanınsa uzaktan ahkam kestiği bir konu..
Bin emekle okumuş, kendine bir kariyer oluşturmuş, 'sadece biyolojik özelliklerini taşıyan bir canlı dünyaya getirmek' ten öte düşünerek çocuk sahibi olmuşsan, senin 'annelik' tanımın 'elalem'in bildiği annelikten çok başka bir hal almıştır.. 'İnsan yetiştirmek' istersin.Çocuğu, yedirip, içirip, altını temizlemek yetmez bilirsin.. Bunun için de hayatın ilk yılları hayati önem taşır. O temeli sağlam yapmak için bütün imkanları zorlamak gerekir, bilirsin..Dünyaya getirdiğin canlıyı tanımak ve onun hayatta aidiyet hissettiği ilk kişi olan annesini tanımasını istersin. Her daim tahammülü en üst noktada, hep sevecen, hep tatlı dilli, hep korumacı, hep mutlu görünen yada böyle olmaya çalışan bir anne değil bu.. Hayat böyle değil çünkü. İlk çocukluk dönemi hayatın provası ise bunu öğretecek kişi de hayatın ta kendisi gibi davranmalıdır ve bir çocuk en çok annesinin yanındayken mutludur, hissedersin, bilirsin.. Bir seçim yaparsın.. Ama her seçim bir vazgeçimdir..
'Diplomalı ev annesi' olmak için etraftan gelen seslere kulakları tıkamak gerekiyor..Çünkü 'elalem' diye bir grup var ve hayatınızın her alanına müdahale ediyor..
'Boşuna mı okudun?' diyor, 'Sen nasıl bir çocuk için bunca seneni ziyan edersin?' diyor, 'Çocuk her şekilde büyür' diyor, 'Sonra çok pişman olacaksın' diyor, 'Sen daha ne kadar evde duracaksın' diyor, 'Bir daha nasıl iş bulacaksın ki?' diyor, 'Çalışan nasıl çalışıyor?' diyor, 'Vay be nerden, nereye..' diyor, 'Nerde o eski havan' diyor, 'Aslında sen mutsuzsun da çaktırmıyorsun' diyor..
Diyor da diyor.. Bazen gözleriyle söylüyor, bazen ima ediyor, bazen de haddini aşıp 'dürüstlük' maskesi altında direkt söylüyor.. Bunlar bir ekip.. Hayatın her alanında etrafında geziniyor.. Etrafında gezinip bir akrep gibi ummadığın bir anda seni alaşağı etmek istiyor..
Çocuğunu büyüten 'diplomalı ev anne' sini toplum nasıl da hemen kayıp olarak görüyor.. Tırtıldan ümidi kesen ertesi gün kelebeği göreceğini bilmiyor.. Kalifiye bir annenin büyüteceği çocuğu kimse önemsemiyor, halbuki toplum için nasıl bir birey büyüyor kimse görmüyor..
3 senedir 'diplomalı ev anne' siyim.. Kolay mı oldu? Hiç değildi..
Gün oldu bir hafta aynı pijamayla dolaştım, gün oldu atladık arabaya 100km yol yaptım. Gün geldi tuğla büyüklüğünde çikolatayı bir çırpıda mideye indirdim. Gün geldi elimde bez bebekler diktim, gün oldu dışarıdan iş aldım, sabahlara kadar çizim yaptım.. Gün oldu oğlumla karşılıklı ağladım, gün geldi kalktım bir kek yaptım sakin kaldım.. Gün oldu kitabın aynı sayfasını defalarca okudum anlamadım, gün geldi tuvaleti dinlenme alanı olarak kullandım.. Bazen sahile indim derin nefes aldım, kalabalık içinde sessiz kaldım.. Gün oldu kimseyle görüşmek istemedim, gün geldi o kadar çok konuştum ki hiç susmadım.. Gün oldu 3 metrekare duvarı suluboya fırçasıyla çizdim boyadım, gün geldi 5 posta kahve içtim ayık kalmaya çalıştım.. Ayağımı yorganıma göre uzattım, sahip olamadıklarım için yakınmadım, vazgeçtiklerim için sızlanmadım..
Herşeyin bir bedeli vardı.. Bir seçim yaptım ve bu uğurda bir çok şeye katlandım.. Sonuçta oğlumu ve kendimi tanıdım.. Oğlum dışına dışına büyürken, ben içime içime büyüdüm.. Ona herşeyi ben öğrettim, temellerini çok sağlam attım.. O hayatın provasını yaparken ben en öndeydim, hep gözlerine baktım.. Yüzlerce mutlu anı biriktirdik.. İyi ki yaptım.. Yine olsa yine yaparım..
(Gerçekten maddi imkansızlıklar sebebiyle çalışmak zorunda olan ve bir daha sahip olamayacağı şartlarda çalışan anneleri yazımın dışında tutuyorum.Keşke Avrupa'da olduğu gibi ülkemizde de annelere sigortası ve maaşı kesilmeksizin 2 sene çocuğunu büyütme hakkı verilse..)
17 Nisan 2017 Pazartesi
İTİRAF EDİYORUM; TORPİLİN HASINI GÖRDÜM, ÇOK KORUNDUM, ÇOK KOLLANDIM VE HEP DÖRT AYAĞIMIN ÜZERİNE DÜŞTÜM..

Mimar Sinan'ın kapısından çıkıyorum. Dünyam başıma yıkılmış. Artık herşey bitti diyorum. Dışarısı o kadar kalabalık ki.. Sınava 4000 kişi girmiş. Sınavdan çıkanlar, kurs hocaları, veliler tam bir izdiham var. Kafam orda değil ama.. Hiçbir şey duymuyorum. Tek başımayım, kafam önümde, dibe vurmuşluğum beynimde uğultular yaratıyor. Mimar Sinan'ın sınavına ilk girişim ama lise geçen sene bitmiş, 2 seneyi kafadan kaybetmişim.. Bir kez daha deneyeyim deme şansım asla yok diyorum.
Lise 2. sınıftan beri babamdan bir simit parası dahi almadım. Ben ilkokuldayken babam iflas etmişti ve herşeyini kaybetmişti. İyi kötü çalışmaya devam etse de bir süre sonra sağlık sorunlarından dolayı çalışamaz hale gelince sıfırı tüketmiştik. Artık günü kurtaracak kadar yaşıyorduk.
Harçlık istemiyordum çünkü olmadığını biliyordum. En yakın arkadaşlarım zengin aile çocukları değildi fakat yine de onlara ayak uyduramıyordum. Cep telefonlarının piyasaya ilk çıktığı zamanlardı. Kimisi gidip peşin parayla cep telefonu alıyordu kimisi de gazeteden kupon biriktiriyordu. Ben okula götürecek harçlığı zor denkleştirdiğim için gazeteye verecek para bile bulamıyordum. Haftasonu sinemaya gidelim deseler 1 seferinde gidiyorum 5 seferinde bahane uyduruyorum.. Eti form ve minik bir meyve suyu hem en ucuz hem de doyurucu olduğu için diyete başlamıştım, böylece hem zayıflamıştım hem de neden hergün aynı şeyleri yediğimi kimse irdelemiyordu.. Ablam ve abim çalışıyordu. Abimle çok kavga ettiğimiz için ondan da pek harçlık istemezdim, ablamsa evlilik hazırlığındaydı ve eve yaptığı harcamalardan dolayı ciddi kredi kartı batağındaydı. Yani ona da durumumu pek belli etmemeye çalışıyordum..
Süper liseye gidiyordum. Sınıfın en neşeli ve zıpır kızlarındandım diyebilirim. Yaşadığım buhranı hiç kimseye hissettirmiyordum. Ergendim çünkü :) 30 kişilik sınıfta bir tek ben dershaneye gitmiyorum, gidemiyorum.. Zaten bir tek ben güzel sanatlar istiyorum.. Gemileri yakmayı, büyük riskler almayı o zamanlar öğrenmişim. Etrafta beni tam olarak destekleyen kimse yok.. Annem ve babam güzel sanatların ne olduğunu tam olarak bilmiyorlar. Ressam mı olacaksın diyor babam, sanatta neymiş diyor, sanatçıların halini görüyoruz diyor ve konuyu bambaşka yerlere saptırıyor. Rahmetli babam doğulu bir ailede büyümüş tam anlamıyla sabit fikirli bir insandı.. Annem de ömrü boyunca babamın sözünden çıkmamış, babamın ak dediğine kara diyemeyen bir kadın.. O yüzden çok kavgalar ettim, çok yalanlar söyledim, inandığımın peşinden gitmek için çok çaba sarfettim..
Ortaokuldaki resim öğretmenim veli toplantısında anneme demişti. Bu çocuk yetenekli, mutlaka onu yönlendirin diye. Nasıl yönlendireceklerini de bilmiyorlardı. Yıllardır ailecek görüştüğümüz ve ablamın da ilkokul arkadaşı olan Nurhan abla hafızama kazınmıştı. Mimar Sinan'da okumuştu. İnşallah sen de kazanırsın demişti. Onların evine gittiğimizde rulolara sarılı bir sürü çizdiği resim olurdu. Ben saatlerce incelemeye doyamazdım. Sonra onlar çok uzağa taşındılar ve bir daha senelerce haber alamadık..
Lisede güzel sanatlar lisesine gitmeyi çok istesem de kimse beni bilgilendirmeği için ve de ailem sürekli matematiğin iyi süper liseye git dediği için evin hemen karşısındaki Süper Liseye yazılmıştım. Sınıfın resim ödevlerini ben yapıyordum, okul yıllığına karikatürler çiziyordum ve resim hocasının peşinden ayrılmıyordum. Bir şeyler göstersin öğreneyim diye pervane oluyordum. Etrafta destekleyenler çıkmaya başlamıştı. Sen kazanırsın, sen süpersin, kesin yaparsın diyenler artmıştı..
Çalışmam ve para kazanmam lazımdı.. Promosyon ajanslarına 16 yaşında kayıt olmaya başladım. Nerde ne ajans duysam gidip kayıt oluyordum. Çünkü bir iki tane yetmiyordu. O zaman her hafta sonu iş çıkmıyordu. Bana kesintisiz para lazımdı. Her türden insan profilini tanımaya başlamıştım.. Bir gün gidiyordum Nişantaşı'nda lüks bir mağazada parfüm tanıtıyordum, bir gün gidiyordum Gebze'nin en ücra köşesinde bir marketin kasap reyonunun önünde sucuk tattırıyordum.. Yaklaşık 3 sene boyunca onlarca promosyon işinde çalıştım. Marketlerin depoları buz hane gibi.. Herkes standını depoda kendi kuruyor, tuvalette üstünü değiştiriyor..
Ama dediğim gibi o kadar şanslı bir insanım ki; ya depo sorumlusu abi ya kasapta duran amca beni koruyor kolluyor, bazen biri bana sıcak çay getiriyor, bazen sen git biraz ısın ben standa bakarım diyor, ben hep işimi yapıp gidiyorum, başıma hiç kötü olay gelmiyor..
Bir gün yine bir ilan gördüm. Hemen gideyim dedim. Hiç bilmediğim bir yer. Neyse Allahtan aylık akbil dolduruyorum. Yanlış otobüse binsem de boşa para vermiyorum. 4 vesaitle gittim ajans denilen merdiven altı yere.. Ben biraz gecikmişim. Kalsam mı gitsem mi analiz yapamadan herkesi otobüslere doldurdular. Genelde benim gibi genç çalışanlar olurdu bu sefer her yaştan ve her çeşitten insan var otobüste.. Eski ve pis bir otobüste tıklım tıkış saatlerce yol gittik. En son nereye geldik bilmiyorum, otobüs durdu bizi kocaman bir sanayi sitesinin içine saldılar. Ajanstan çıkarken herkes satış yapacağı ürünlerin olduğu çantalardan birer tane almışlardı. Bana dediler ki senin bugün ilk günün sen birinin yanında dur, işi öğren.. Zaten tam bir avare gibi etrafa bakınıyorum.. Vazgeçip gitmek istesem ordan nasıl nerden gidilir bulmam imkansız görünüyor. Etrafta şehir görüntüsü yok. (Hala hangi semte gittiğimizi bilmiyorum:))
İyi dedim ben birinin yanında takılayım. Tuhaf görüntülü, sarı- beyaz kısa saçları olan, sigaradan dişleri fena halde bozulmuş ve sesi kalınlaşmış bir kadınla birlikte çıktık. Bir oto tamircinin dükkanına girdik. Sahibi dışardaydı. İçeri girerken yandaki dükkanın sahibine de el işareti yaptı. Genç yaşlı 4-5 tane adamla karşılıklı oturduk. Ben sessiz sessiz kenarda oturuyorum. Kadın çantadan markası belli olmayan küçük bir paket ıslak mendil, bir tane torpido parlatma süngeri, bir tane de tükenmez kalem çıkardı. Sehpanın üstüne sıraya dizdi. Sanki bir tasarım harikasının lansmanını yapıyormuşçasına anlatmaya başladı. Adamlar pür dikkat dinliyor ve bir yandan da tepeden aşağı bizi süzüyorlardı. Ben orda yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyorum. Acaba ben burdan nasıl çıkacağım diyorum kendi kendime.. Neyse adamlar birkaç parça bir şey satın aldılar biz kalktık ben hemen koşar adım çıktım oradan. Kadın arkamdan geldi ama hiç arkama bakmadım adam ona bir kart verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Görmek istemedim. Öğle arası yemek saati geldi. Kır pidesiyle ayran içtik. Akşam oldu. Otobüslere bindik tekrar ajansa döndük. Eyvallah dedim çıktım ve bir daha oraya gitmedim.. Ben o gün ordan sağ salim evime döndüysem hayat bana gerçekten çok iyi davranıyor..
Ama yazın sıcağında sokak sokak dolaşıp 5 bin tane broşür dağıttım, kapı kapı gezip anketler doldurdum, kapılardan kovuldum hakaretler işitip oturdum ağladım..
İstanbul'u karış karış öğrendim. Bazen akbilim bitti. Otobüste kimseden bilet istemedim, düğmeye bastım indim, 8 durak yol yürüdüm..
Babam çalışmama da izin vermezdi. ajansa gidiceğimi söyleyince kapıları kilitlerdi kavga ederdik, ertesi gün üst sokaktaki arkadaşıma gidicem derdim çıkardım işe giderdim..
Sonra ablam bana daha iyi bir ajans buldu. Haftanın 4 günü bir çeyiz mağazasında sadece Philips'in ürünlerinin tanıtımını yapacağım. En az 10 tane satış elemanı var mağazada çoğu bayan. Herkes ekmeğinin derdinde. Bekar kızlar da çeyiz derdinde. Battaniyeyle çay takımı indirimde, taksitle onu alacağım bu ay diye muhabbetler dönüyor çay saatlerinde. Bana diyorlar sen de al bak kenara at ucuzken.. Yok diyorum benim başka masraflarım var. Marmara Üniversitesinde kursa gidiyorum. Kimse beni yönlendirmediği için aklıma orası gelmişti, okulu arayıp çizim kursu var mı diye sormuştum haftada 1 gün okulun bahçesinde ders olacağını söylemişlerdi. Ben çok ümitliydim. Üniversiteden kurs alınca herşeyi çok iyi öğrenirim diye düşünüyordum. Zaten lisedeki hocam benim kazanacağımdan emindi. Vermişti bana gazı..Halbuki hiçbirşey umduğum gibi olmamıştı..Üniversite hocası dediğimiz adam sadece birkaç öğrencinin olduğu kursta bir kez bile kalemi elimizden alıp çizmemiş, teknik ve yöntem öğretmemiş, boynunda fularıyla mola saatlerinde 5dk yanımıza uğrayıp dersleri bitirmişti. Çalıştığım çeyiz mağazası tam bir Flash Tv abartılı canlandırma hikayelerinin baş rol oyuncularının yeriydi.. Hayırsız ve tembel bir kocası olan 2 çocuk annesi, çok güçlü ve çalışkan bir kadın vardı.. Çocukları için saçını süpürge ediyordu..Birgün aniden ortadan kayboldu. Herkes başına bir hal geldiğini düşündü. Çünkü kimse onun çocuklarını bırakıp gidebilme ihtimaline inanmıyordu. Polise kayıp ihbarı yapıldı. Haftalar sonra aslında kadının yıllardır görüştüğü sevgilisiyle kaçtığı öğrenildi..
Çok içine kapanık bir kız vardı. Baskıcı bir ailesi olduğunu söylüyorlardı. Sevgilisi filan yoktu zaten pek kimseyle de konuşmazdı. Çalışır işini yapar giderdi. Sonra bir gün öğrendik ki kız doğum yapmış.. Meğer mağazanın hemen yanındaki hanın içindeki gümüşçü dükkanının sahibi olan babası yaşlarında adam bunu kandırmış ve birlikte olmuş, kız ailesine ve etrafta kimseye bunu söyleyemediği için, bol kıyafetler giyerek 9 ay boyunca hepimizden saklamış. Doğum yapınca olay ortaya çıkmıştı.. İnsanları dışarıdan gördüğü kadarıyla tanıyamayacağımı öğrendim..
Böyle bir ortamda çalışıyordum ve sınavı kazanınca buradan kurtulacağımı hayal ediyordum.. O gün sınavdan çıkarken yolun sonuna geldiğimi hissettim. Çalıştığım o mağazaya geri dönecektim belki sonra ilerde bir kademe daha iyi bir iş bulabilirdim. Ama tekrar sınava hazırlanamazdım. Artık çalıştığım tüm parayı kursa verecek gücüm kalmamıştı..
Sınav tam bir hüsran geçmişti. Sağımda solumda yapılan çizimleri hiç daha önce görmemiştim. Daha kağıdı nasıl kullanacağımı bile öğrenmemişim sınavı nasıl kazanacaktım. Gittiğim kurs tam bir fiyaskoydu. Sadece yetenekli olmakla iş bitmiyordu, işin ehli birinden doğru dersleri almak gerekiyordu. Ama o kişiler o kadar pahalı fiyatlara ders veriyorlardı ki..
.......................................
Ders veren kurs hocaları öğrencilerini arıyordu sınav çıkışı.. Kafamı kaldırdığımda izdiham arasında tanıdık bir yüz bana doğru bakarak birilerini arıyordu. Hiç unutur muyum yüzünü, zaten hiç değişmemiş ki.. Nurhan abla bu..
Koştum yanına hemen tanıdı beni.. 'Senin ne işin var burada' dedim 'asıl senin ne işin var' dedi.
Nurhan abla üniversitedeyken İstanbul'da yalnız yaşamış, ailesi maddi imkansızlıklardan Giresun'a yerleşmiş. Okul bitince de Taksim'de Kazancı Yokuşundaki minik evinde öğrencilere sınava hazırlık kursu vermeye başlamış.. Sınav çıkışı öğrencilerini arıyormuş..Evine gittik uzun uzun konuştuk, hemen halimi anladı..
İnanılır gibi değil..
Benim dünyam yıkılmışken 'Merak etme hallederiz, ben seni seneye zımba gibi hazırlarım' dedi.
Ben o gün bütün mevsimleri peşpeşe yaşadım..Binbir ümitle girdiğim sınavdan büyük hayal kırıklığı ile çıktım, herşey bitti diye düşündüğüm anda bir kapı ardına kadar açıldı önümde..
..................................
Suya düştüğünde vücut ağırlığın seni aşağı iter, eğer dibe vurursan kendini yukarı hızla kardırırsın ve suyun üstüne çıkabilirsin.. O gün ben bunu yaşadım..
..........................................................
Nurhan ablanın evinde kursa başladım. Benden beş kuruş para almıyor. İhtiyacı olmadığından değil.. Onun durumunu da benden farksız ama birkaç öğrencisi daha var. Dedim ya torpilliyim ben..Dünyanın en büyük torpilini ondan gördüm..
Çalışmaya devam ediyorum. Bu defa haftasonları büyük bir AVM'nin elektronik bölümünde Philips ürünlerini tanıtıyorum. Züğürtlük devam ediyor tabi.. Kursa para ödemiyorum ama öğlenleri herkes kaşarlı simit parasını çıkarıyor, bir kişi gidip simitleri alıyor, Nurhan abla da çay koyuyor. Genelde cebimde sadece simite yetecek para ile evden çıkıyorum. Aylık akbilim var ama kaybetsem filan halim vahim..
Nurhan abla bütün okulların sınavlarına girmemizi söylemişti. Mimar Sinan hedefiniz olsun ama çok da ümitlenmeyin, orası olmazsa diğer okullardan birine girersiniz diyordu. Her okul sınav kayıt parası istiyordu. Bütün biriktirdiğim parayı okullara vermiştim. Kocaeli Üniversitesi Grafik Tasarım, Yıldız Teknik Üniversitesi Görsel İletişim Sanatları, Marmara Üniversitesi Grafik Tasarım, Marmara Üniversitesi İç Mimarlık, Yeditepe Üniversitesi burslu Endüstri Ürünleri Tasarımı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniv.de de İç Mimarlık bölümüne 4, sırada Endüstri Ürünleri Tasarımını 9. sırada kazandım. Okulların duyuruları sırayla oluyordu. Kocaeli Üniversitesi en önce kazananları açıklamış ve çok kısa bir kayıt süresi vermişti. Tabi hemen gidip kayıt yaptırdım. Sonra diğer okullar açıklandı, en son Mimar Sinan açıklandı. Bir okula yerleştiğim için sevinsem de aklımda hep Mimar Sinan vardı.. Gece yarısı sonuçlar kapıya asıldığında Nurhan ablanın kardeşi Hicran gitmişti bakmaya.. Ben telefonda ağzından çıkacakları bekliyordum, kalbim beynimde atıyordu.. Nurcan kazanmışsın diye bağırmıştı.. Hem İç Mimarlık hem End Tas. kazanmışsın. Telefonda o kadar uğultulu sesler geliyor ki.. Orası çok kalabalık tabi.. Hicran dedim emin misin iyi bak ne olur.. Doğru mu söylüyorsun. Yanlış bakmıyorsun di mi? Bi daha bak bi daha bak ne olur.. demiştim. Akıllı telefonlar olsa hemen fotoğrafını çeker atardı :)Doğruydu gerçekten kazanmıştım. O gece sabaha kadar uyuyamadım.. Kocaeli Üniversitesinden kaydımı aldırdım.2 gün önce ödediğim 1. dönem harç parasını geri vermediler içimde kaldı:)
Eşimle çalıştığım AVM de tanıştık. 1 sene sadece iş arkadaşımdı. Daha sonra bana açılmıştı.. Benden 5 yaş büyük olduğu için hemen evlilik planları yapabilir diye uzun süreli bir ilişki olacağını düşünmüyordum. O sene üniversiteyi bitirmişti o da. Kısa dönem askere gitmişi gerekiyordu. Şimdi askere gidersen sana beklerim diyemem dedim. Hem dürüst oldum ben ona.. Öğrenmek isteyebileceği her şeyi açık açık söylerdim. Hayatını düzene sokması gerekiyordu. Yıllardır ailesinden uzak yaşıyordu. Hayatlarımız benzer olmasa da mücadelemiz çok benziyordu.. Ben o sene girdim üniversiteye.O da benim için gitmedi o dönem askere.. Sonra en büyük destekçim o oldu.2. senemizde 3 aylık bir ayrılığımız oldu. Ama beni en iyi anlayan kişi olduğu için tekrar ona döndüm. Okuduğum süre boyunca hiç evlilik lafı yapıp beni bunaltmadı. Bir alış veriş yapacaksam o karşılardı.. Okul bitmeden evlenmem, 30dan önce çocuk doğurmam diyordum.. Tam planladığım gibi oldu..
Üniversite yıllarım nispeten daha iyi olsa da yine de zordu. Çalışacak vaktim yoktu. Bu sefer bursları tırmalamaya başladım. Sabaha karşı burs kuyruklarına girip saatlerce kayıt için bekledim. Standart seviyede geçinebileceğim kadar burs almaya başladım. İlk sene bitince yaz boyu mesleğimi öğrenebileceğim bir yer aradım. Eniştemin bir tanıdığının büyük bir Mimarlık şirketi vardı. Aradık sorduk. Sahibi, orada işlerin çok fazla yoğun olduğunu ama alt katta bulunan daha küçük bir yer olan İç Mimarlık ofisinde çalışabileceğimi söylediler. Hemen başladım tabi. Karı koca çalışan çok tatlı insanlardı. İşin temelini ve çizim programını genel olarak onlardan öğrendim. Oradan hiç maaş almadan çalışacağımı en başta konuşmuştuk. Burs paralarımı yol parası yapıyordum ama ofis Bağdat Caddesindeydi ve ofiste öğlen yalnızsam, çok pahalı olduğu için dışardaki restorantlara gimiyordum. Çıkıp marketten bisküvi alıyordum yiyerek geliyordum.1 ayın sonunda ofiste yalnızken, yukardaki Mimarlık ofisinin sahibi geldi. Nasıl gidiyor birşeyler öğrendin mi? Burası senin için daha faydalı olmuştur dedi. Evet çok şey öğrendim dedim çok çok teşekkür ettim. Çıkardı bir zarf uzattı. Kabul etmedim ısrar etti, öğrencisin sen alacaksın dedi.. Şaşkınlıktan ve sevincten adama sarıldım ağladım..
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinden de burs alıyordum. Aynı zamanda bütün eğitimlerine etkinliklerine katılıyordum. Her meslek gurubundan uzmanlar geliyor konuşmalar yapıyor, sanatçılar yazarlar hayat hikayelerini anlatıyordu. Gönüllü çalışmalar varsa hemen gidiyordum. 2 günlük büyük bir konferas için bir grup bursiyerler gönüllü çalışarak, konuşmacılarla görüşmüş, bütün organizsayonu yapmıştık, programın sunuculuğunu da ben yapmıştım. Harika bir deneyim yaşamıştım..
Bir tasarım yarışmasında 2.lik ödülü aldım. 3000TL para kazandım.2005 yılına göre çok iyi para..500TL sini tatil yapmak için kendime ayırdım. Toki evlerine girmek için peşinat gerekiyordu.Kalanını anneme verdim..
Üniversite hayatım boyunca nerde ne festival, şenlik, tiyatro, sergi, opera, konser varsa gittim desem yeridir.. Dolu dolu bir üniversiteli oldum.. Ama hep annemle babama yalan söyledim. Okulda ders var dedim derse girmedim film festivaline gittim, sergiye gittim. Babama göre bütün bu etkinlikler gereksizdi. Okula git gel tamamdı.. Öyle değil dedim anlatamadım ben de hep bildiğimi yaptım..
...................................................
Son sınıfta mesleki anlamda çalışma hayatına başladım. İlk görüşmeye gittiğim yer, ilk görüşmeyi benle yapıyordu. Sohbet ettik, tamam dedi başka görüşmeler yapacaktım ama sen tamamsın başla dedi.2008de 1500TL maaşla ilk işime başladım. Orda 1.5 yıl çalıştım. Ordan ayrıldım 2 gün sonra evime daha yakın başka bir firmaya geçtim. Patrona kafa tuttum bir toplantıda. İşgüzarlık yapıyordu çünkü. O kadar sinirlendi ki 'Şimdi seni kovmak istiyorum' dedi. Kovacaksın tabi dedim daha fazla yüzyüze bakamayız. Kalktım eşyalarımı topluyordum. Müdür geldi 'Dur napıyosun kızgınlıktan öyle dedi Nurcan, ama sen de ileri gittin' dedi. 'İyi' dedim 'ileri gittim o da kovdu beni' Patron bey Nurcan biraz konuşalım dedi. 'Kusura bakma Nurcan ben yanlış konuştum dedi. Sen bizim için önemlisin, gitmeni istemiyorum' dedi. O konuşma beni kesmedi aslında ama kendim çıkarsam tazminatsız ayrılacaktım. Bir kaç sonra çıkarsam evlilik sebebiyle tazminata hak kazanıyordum. Biraz bekledim sonra iş buldum tazminatımla ayrıldım 2 gün sonra yeni işime başladım. Petrol zengini adamlara sunumlar yaptım.'Kroyum ama para bende' diye bağıran insanlar tanıdım..Blogtaki 'İşten Kovulmuşluğum Var ' hikayesini okursanız bu kez gerçekten işten kovuldum :) Bir süre kendim dışardan iş yaptım. İş kurma planı yaptım. girişim sertifikaları aldım. Ama henüz yeteri kadar olmadığımı düşündüğüm için iş arayışına girdim. Bu kez dünyanın en tatlı patronuyla çalıştım.80 yaşındaydı kendisi :) Ondan o kadar çok şey öğrendim ki.. Mimar Sinan'ın ilk mezunlarından.. Erkan Yolaç ve Ekrem Bora en yakın arkadaşları..Elvis Presley'in evini yapmış, Arabistan'da Kral Faysal zamanında 5 tane saray yapmış.. Bülent Ersoy, Emel Sayın, Tarık Akan gibi onlarca ünlünün evlerini yapmış.. İnanılmaz güzel Rock'n Roll söyler..Que Sera Sera şarkısını söylerken ofiste vals yapmışlığımız var.. O yaşlı elleriyle bir eskiz çizerdi ağzım açık kalırdı. 'Cemiyet Alemi' denilen kesimi onunla tanıdım. Erol Bey'in dışında hepsinden nefret ettim..Asilzade nedir onda gördüm.. Paranın açabileceği ne kapılar olduğunu da..Allah uzun ömür versin derdim 'Vermiş zaten vereceği kadar' derdi..' Baban olmasaydı seni evlatlık edinirdim' demişti bana.. Ben hamile kaldıktan sonra işleri artık yavaş yavaş bitirmeye başlamıştık. Ben doğum yapınca o da iş hayatını bıraktı artık.. Kendisinden 35 yaş küçük bir karısının benden ciddi rahatsızlık duyduğunu hissediyordum.. Ondan öğrendiklerim bana yeter dedim ve uzaklaştım hayatlarından.. Eren'e 'Erol dedeye gidiyoruz' diyerek ziyarete götürüyorum tabi ki..
Feleğin çemberinden geçmedim, büyük kazıklar yemedim, kötü bedeller ödemedim.. Her ortamdan dostlar biriktirdim.. Başka türlü bir insan olabilirdim, kötü alışkanlıklar, büyük hırslar edinebilirdim.. Büyük hatalar yapabilir, yanlış insanlara güvenebilirdim, genç yaşta antidepresanlar kullanabilirdim..Böyle olsaydım arkasına sığınacak onlarca sebep bulabilirdim..
Çok şanslıyım..Allah'ın sevgili kuluyum..
Parlak bir öğrenci değildim, başarılarla dolu bir hikayem olduğunu da söyleyemem çünkü çok tembellik ettiğim zamanlar oldu.. Genelde tembelliğin de hakkını veriyorum çalışıp didinmenin de diyebilirim. Pek stabil bir hayat süremiyorum. Aynı iş yerinde 3 sene çalışamıyorum.Durup durup coşuyorum, coşup coşup sakinleşiyorum..
.....................................................
Bu fotoğrafta yanağımda çocukluktan hatıra olan yara izimin üstüne Photoshopta siyah çizgi çektim. Çok seviyorum yanağımdaki bu izi. Hiç bir zaman fondötenle kapatmak istemedim.
Bana ait olan ve bende anısı olan herşeyi seviyorum.. Hikayemi seviyorum..Torpilliyim ben..Hayat bana hep iyi davranıyor..
(Her ne kadar ajitasyon yapmamaya çalışsam da çok ağlak oldu kabul ediyorum)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
