16 Nisan 2016 Cumartesi

Oğluma..











Oğluma..


Nasıl bir genç olacaksın, nasıl bir adam, nasıl bir baba, nasıl bir eş?

Nasıl bir insan olacaksın?

Ben senin hayatında ne kadar doğru rol model olacağım, ne kadar destekçin, ne kadar takipçin olacağım? Seni ne kadar doğru yoğuracağım, ne kadar hatasız kodlayacağım?

Bilemiyorum..

Bunun için elimden gelen bütün gayreti gösterecek ama garantisini veremeyeceğim..

Dilerim ki; öncelikle doğayı sev.. Ama sadece sevmekle kalma, yaşa doğayı, tadını çıkar, hakkını ver gökyüzünün, denizin, toprağın..

Dilerim ki; kendini iyi tanı ve doğru ifade et. Hislerini kelimelere dök. Sevdiğin kişiyi bir şeye ikna etmek istersen düşüncelerinden çok duygularını dile getir..

Dilerim ki; gözlemle insanları.. Ama sadece insanları değil, olayları gözlemle, fikirleri gözlemle.. Örnek al, ibret al, feyz al..

Dilerim ki; her şeyin paylaşınca çoğalacağını bil.. En sevdiğin tatlıyı ikram et, en sevdiğin montunu hediye et, harçlığının bir kısmını feda et.. Ve bekle.. Bumerang gibi geri dönecektir, hem de misliyle..

Dilerim ki; insanları şekline, rengine, dinine göre değil fikrine, zikrine, adabına, edebine göre ayır ve onları orada bırak. Laf anlatmaya çalışıp kendini heba etme..

Dilerim ki; her türlü aşırılıktan uzak dur.. Aşırı sevme, aşırı nefret etme, aşırı yeme, aşırı hoşgörü gösterme, aşırı ümit bekleme, kendin dahil kimseye aşırı güvenme.. Dengeyi koru,
ruhunu kirletme..

Dilerim ki; dua et.. Ama sadece başın dara düştüğü zaman değil.. Sahip oldukların için şükret, yaradanın cömertliğini fark et, yaratılan sanat eserlerinin detaylarına dikkat et..

Dilerim ki; her zaman her ortamda kadınlara kibar ol.. Beden üstünlüğünü kadına karşı kullanmak, erkeğin en büyük acizliğidir.. Kadınları anlamaya çalışırken bazen göbeğin çatlayabilir.. Ama sakinliğini ve nazikliğini korursan kadınlar her zaman hayatını güzelleştirecek ve kolaylaştıracaktır, emin ol..

Dilerim ki; mutlu olmak adına asla bencillik etme.. O gerçek mutluluk değil, sahte cennettir. Zamanla etrafındaki herkes eksilir.. mutlu olmaya giden her yol mübah değildir..

Dilerim ki; kendine birkaç arkadaş seç ve onlar için fedakarlık yap.. Zaman harca, enerji harca, para harca.. Bazen nankörlük görebilirsin, ama pire için yorgan yakma, dostlarının kıymetini bil..

Dilerim ki; kendi işini kendin gör.. Çamaşır makinasını çalıştırmayı bil, karnını doyuracak bir şeyler pişirebil.. Bu seni çok daha özgürleştirir..

Dilerim ki; uzak ülkelere git, ıssız sahilleri keşfet, bütün kültürleri gör.. Hayatın bütün pencerelerinden bak, gördüğün farklı manzaralar seni esnek insan kıvamına getirir ve birçok  zorluğu absorbe edebilmeyi öğretir.

Dilerim ki; vicdanının senin iç huzurunun temeli olduğunu bil.. Vicdan merhameti getirir.. Merhamet sana farkında olmadan iyilik yaptırır. Her gece uykuya dalmadan iç huzurunu dinle, o seni yönlendirir..

Dilerim ki; düğünleri ve ölümleri önemse.. İnsana yatırım yap.. 'Sıkılırım' diye düğünleri, 'moralim bozulur' diye cenazeleri ihmal etme.. Kendi düğününde yada ailenden birini kaybettiğinde, hiç tahmin etmediğin insan yüzleri görmek seni dünyanın en şanslı insanı hissettirir..

Dilerim ki; takdir et, başarıları alkışlamayı bil.. Bu seni basit göstermez, etrafına enerji verir.. O enerji döner dolaşır sana geri gelir..

Dilerim ki; mizahtan anla. Bazen her şey çekilmez geldiğinde dalgaya vurmak gerekir. Bazen de insanlar şakayla karışık bel altı vurmaya çalışır, o zaman kıvraklıkla karşılık vermeyi bil..

Dilerim ki; merak et.. Antilopun hangi ülkede yaşadığını, Maya'ların hayat tarzını, lokomotifin nasıl çalıştığını, Nuh tufanını, Dali'nin tablolarının esrarını, vücudumuzdaki kas sayısını.. Merak ettikçe ufkun açılır, kendinle tanışırsın, insanlara sohbetlerin keyifli gelir..

ve ben annen olarak bu yolda bazen seni eleştirecek, bazen yüreklendirecek, bazen kolundan tutup geri döndüreceğim.. Ama  her koşulda seni çok seveceğim.. Bunun gayretine gerek yok garantisini de her zaman vereceğim..

11 Nisan 2016 Pazartesi

Acaba Hamile miydim?


Ruhu ona üflenmişti.

Tarif edemiyordum ama biliyordum oradaydı.

Babamı kaybedeli 40 gün olmamıştı. Çok kötü kabuslar görüyordum. Ağlayarak uyanıyordum. 

Onun orada olduğunu hissettiğim bir gece rüyamda, kucağımda bir erkek çocuğu olduğunu gördüm. Adı Eren'di.

 Allah babamı almıştı ama onu gönderecekti. Adı 'Eren' olacaktı.

Sabah hemen doktora gittim. Adet tarihim henüz geçmemişti ama doktor sorduğunda birkaç gün geçti dedim.

Orta yaş üstü, yüzlerce doğum yaptırmış, çok deneyimli, tatlı sert bir kadındı. 1 sene önce yine bu doktora gelmiş, hamile kalmak istediğimi söylemiş, yaptırmam gereken test vs. ne varsa sormuştum. Muayene etmiş, mutlaka folik asite başlamamı ama eşime de alıp içirmemi söylemişti. İlk defa duyduğum için şaşkın şaşkın bakınca ters bir şekilde cevap vermiş ' Tarla önemli, tohum da önemli' demişti. Kendimi tutamayıp gülmüştüm.

Sonra ben çocuk yapmaya henüz hazır olmadığımı, daha gezip tozmak istediğimi düşünüp vazgeçmiştim.

Artık evliliğimiz 5. yılı bitmişti ve millet bizim çocuğumuzun olmadığını düşünmeye başlamıştı. Edirne'de oturan komik teyzem bir gün anneme sormuş 'Bu Nurcan niye kızan yapmıyor, yapmıyor mu yapamıyor mu bunlar ' demiş.

Haa demiştim o zaman vakit geldi. Zaten artık ben de biyolojik saatim geldiğini hissediyor ve Sinan'la artık çocuğumuzun olmasını istiyordum.

Bu kez de çok erken geldiğim için fırça attı doktor. Ultrasonla bakarken;
- Niye bu kadar panik yapıyosunuz anlamıyorum, bi bekleyin, adetiniz 2 hafta geçsin, kesinleşsin, bak bişey yok işte dedi.

Nasıl ya? Kafamı ekrana uzattım göstermedi uyuz. Gözlüklerini çıkardı
- Dikkat et kendine dedi.
Yine kızacak diye 'neden' demedim.

 Odadan çıkarken asistan da benle çıktı, asansöre birlikte bindik. Kadın benim heyecanımı fark edince,
- Kese vardı ama boştu dedi
Ne.. kese var mıydı..
Boş kese ile çok fazla karşılaşıyorlarmış, bazen adetle beraber kese kayboluyormuş yani boş gebelik oluyormuş. Ümitlendirmemek için genelde doktorlar söylemiyormuş.
-Ben hissettim ama dedim. Sanki kasıklarımda böyle bir sızı var gibi.
-Olabilir, tüplerden geçerken hisseder bazı kadınlar dedi.
Sarılıp öpecektim, benden önce asansörden indi.

Tamam kesin hamileydim. Ablama da hamileyken ilk doktora gittiğinde 'kese boş' demişti..

Sonra ertesi gün, ondan sonra ki gün 4-5 tane evde test yaptım.

Yok..

1 çizgi çıkıyor sonra saatlerce bekliyorum,  sallıyorum, ışığa tutuyorum, amuda kalkıyorum 2. çizgi yok.

Ulan yanlış mı işedim acaba diyorum, bir tane daha yapıyorum, bir öncekine tekrar gidip bakıyorum, son yaptığımla yan yana getiriyorum yok anam yok.

 Sanki var mı ya.. Yok kafayı sıyırdım herhalde, artık zihnim bana oyun oynuyor, orda yalandan çizgi gördüğümü düşünüyorum.

4 testi de yan yana koyup fotoğraf çekip, ablama ve deneyimli arkadaşlara gönderiyorum.
- Yok gibi Nurcan ama belki fotoğrafta belli olmuyordur diye teselli ediyorlar.

Belirtilere göre kesin hamilesin diyorlar. Sonra dediler ki ' En iyisi git bir kan tahlili yaptır'

Akşam hemen Sinan'la gittik.
Kanı verdik.
1 saat sonra çıkar dediler. Biraz dolandık geri geldik.

Sinan'a dedim sen git sonucu al'. Şimdi öbür doktor gibi bir şey yok diyecek, sonra gel diye bıdı bıdı yapacak. Bi de ordan melül melül çıkmak var.

Arabada bekledim.

Birkaç dakika sonra Sinan ifadesiz bir şekilde geldi. Sonra gülerek
- Hayatım hamilesin dedi.

Evvet ya..

Çok şükür..

Ben zaten biliyordum ki (madem biliyordun ne diye boşu boşuna taklalar attın dimi ama)

Ama bi dakka o 'Hayatım hamileyim' değil miydi ya. 
 Bu güne bugün kocasından hamile olduğunu öğrenen nadir kadınlardan olabilirim.

Nitekim hamileydim.

Arabadan inince yürüyüşüm değişmişti.

Sinan
- Ne çabuk moda girdin be dedi.
- Daha dur dedim yeni başlıyoruz

Yok şaka şaka. Hamileliğim boyunca hiç nazlanmadım valla.
Sorunsuz bir hamilelik geçirdim diyebilirim. İlk zamanlar ağzımın tadı yoktu, çok gazlandım, son zamanlarda bacak ağrısı çektim, arada da grip vs. oldu ama onları saymıyorum.

Biraz da dayanıklı bir yapım var.
Acı, ağrı eşiğim yüksektir.
'Anadolu kadını' gibisin derdi bir arkadaşım.

Vur sırtına çuvalı, vur beline sıpayı cinsten..

İşten kovulmuşluğum var

O gün ofise gittiğimde tuhaf rüzgarlar esiyordu. Arkadaşım Özge'ye akşam mesaj gelmiş, yarın ki İzmir görüşmesi iptal edilmişti. Daha bilgisayarlarımızı yeni açmıştık ki, patron mevkiinden haber geldi. Hemen toplantıya çağrılıyorduk.
Dünkü yazıya imza atanlar hemen gelsin deniyordu. Dırınırııııım!

11 kişi toplanıp üst kata çıkarken gülüşüyorduk.

-Ulan kovulduk mu yoksa dedi Dilem.
-Saçmalama be, kovulacak ne var, o kadar da değil dedim.

Yönetim katının süit salonunda deri koltuklara yayılıp beklemeye başladık.

-Kızım kovulursam boku yerim dedi Hatice
-Yok be daha neler dedi Özge
İrem salonun ihtişamına kapılmış;
-Kızım burası ne güzelmiş ben ilk defa giriyorum dedi
-İlk ve son olabilir dedi Ozan.
Neşemiz yerindeydi.

Ben daha önce de girmiştim bu salona. Büyük müşterilerle toplantı salonunda değiş bu özel süitte toplaşılır, mükellef bir sofra hazırlanır, işle ilgili detaylar, yapılanlar yapılacaklar netleştirilir, sonra ben odadan ayrılırdım. Onlar viskileri eşliğinde 'hu ha haa' diye kahkahalar atarak küfürlü sohbetler ederlerdi.

2 sene dolmak üzereydi burada çalışıyordum. Akaryakıt istasyonlarının kurumsal tasarımlarını oluşturuyor, organizasyonunu da yaptığımız petrol fuarına katılımcı firmaların görüşmelerini yapıp fuar standlarını tasarlıyor, üretim takip ve uygulamalarını yaptırıyordum. 3 patrondan biri olan Mustafa Bey benim bölümümle ilgileniyordu ve onunla aram gayet iyiydi. Beni seviyor ve destekliyordu. Yoğun iş temposuna girdiğimiz fuar döneminde ofiste mesai yaparken yanıma gelir 'Koççum Nurcan nasıl gidiyor' derdi. Daha birkaç hafta evvel bana uzunca bir mail atmış, bendeki potansiyelin farkında olduğunu, benden çok beklentisi olduğunu, fabrikada daha aktif olup, işlere hakim olmamı istediğini yazmış, beni övmüş ve yüreklendirmişti. Öpüyorum gözlerinden diyerek mailini bitirmiş bana alttan alttan vermişti gazı. Evime yakın olan ofis yerine, 1 saat uzaklıktaki yeni kurulan fabrikada durmamı istiyordu. Ofiste beni her gördüğünde 'Nurcan hadi fabrikaya' deyip beni her fırsatta gönderiyordu. Canım işe gitmek istemediğinde çizimleri evden yapabilmek için kendine iyi bir laptop aldırmıştım. Bu sayede fırt fabrikada fırt ofisteydim. Şimdi yazarken fark ettim de baya first ladymişim haa. ama pardon da kara kaşıma kara gözüme yapmıyorlardı herhalde. Çalışıyorduk hak ediyorduk..

Ben her zaman rahatıma düşkündüm. Biraz da ayarsız bir ruhum vardı kabul ediyorum. Uzak olan fabrikada çalışmak istemiyor, bana açık açık yetki verilmediği için fabrikadaki yalaka müdürün her şeye maydanoz olma tavrından hoşlanmıyordum. Ama bunu söyleyemiyor gizliden Mustafa Bey'le çekişiyordum. O da sanırım beni kaybetmemek için açıkça dikte etmiyordu, bazen iğneliyordu. İstese ağırlığını koyar 'Bundan sonra fabrikada duracaksın, istemiyorsan hadi eyvallah' diyebilirdi.

Kameralardan bizi takip ediyor, bazen beni kenara çekip
-Kızım sen niye yemekhanede o kadar oturuyorsun, sen onlarla bir misin, yemeğini ye çık diyordu. Kızlarla oturup kahve içip fal bakıyorduk. Napak yani gülmiyek mi? 1 saat yemek vaktim varsa, onlar da benim iş arkadaşımsa azıcık kakara kikiri yaparım aga. Onlardan daha iyi bir okul mezunuyum yada daha fazla maaş alıyorum diye mi egomu şişireyim? Yok anam bunlar bana göre değildi. Öyle olursam, 'bu kız da kendini bi bok zannediyor' diye yaftalanabilir ve o iş yeri artık benim için çekilmez olabilirdi. Sonuçta aynı ortamda çalışıyor, birbirimizle iş alışverişi yapıyorduk. Belki bu konuda yeterince 'ol' mamışımdır. Belki de aslında Mustafa Bey'in dediği gibi olmayı daha çok tecrübe edinince öğreneceğim. Kim bilir..

Gelelim problemimize. Hatice bir gün kızlardan birinin odasına gelmiş elinde bir kağıt gösteriyordu. Ben de mutfaktan çıkıp onları görünce olaya dahil oldum. Hatice; sürekli farklı günlerde ödenen maaşlardan sıkıntısını anlatıyordu. Yalnız yaşıyordu, 'Kira, faturalar, kart ödemeleri hepsinde zorlanıyorum kızlar' diyordu. Bununla ilgili Mustafa Bey'e bir yazı yazmış, asistanına bırakacağını söylüyorduk. Odada 4 bayandık. Özge ve ben patronlara en yakın olanlardık. Cengaverler olarak 'Dur dedik Hatice senin derdin bizim derdimiz bacım' Bunun hepimiz için ortak sorun olduğuna hem fikirdik. Hatice kadar bu durumdan etkilenmiyorduk. Kızlardan ikisi ailesiyle yaşıyor, maaşını kendi ihtiyaçlarına harcıyordu. Ben evliydim ama eşimin maaşıyla zaruri ihtiyaçları gideriyor, benimkiyle keyfi alışveriş, gezme tozma vs. yapıyorduk. Ama orada sadece biz yoktuk. (vay be nasıl sağduyuluyuz. fazla sağduyu kovdurur. öğrendik) Diğer elemanlardan da bu konuda sıkıntı yaşayan çok vardı. Bazen yemek yerken konu açılıyor, ' Ne zaman yatacak maaşlar bilen var mı.. Yarın  mı.. Hayır.. Ben muhasebeye sordum ancak haftaya vs. gibi muhabbetler dönüyordu. Dedik ki 'Hatice sen bunu verme anam. Şimdi Mustafa Bey'in ters bir anına gelir, ters bir şey olur, bunu düzgün bir dille ortak yazalım, herkes imzalasın, bütün eksikler genelde tamamlanıyor, çoğunluk olursa Mustafa Bey bunu da halleder' dedik. Hem, ben ve Özge'nin imzasını da görünce kızmaz, kesin bir çözüm bulurlardı. Sonuçta bu şirket 2 sene evvel küçük tek katlı bir yerdi, şimdi 3 katlı yeni alınan ve aylarca mimar tarafından dekore edilen binaya taşınmış, holdingleşmiş bir de fabrika açmıştık. İllaki bunu da düzeltirlerdi. Kurumsallaşmaya çalışan bir firma artık bunu göz ardı etmemesi gerekirdi.

Şirketlerdeki gelişme ve büyümeden gurur duyduğumuzu yazarak başladık, maaş ödemelerinin düzeltilmesini rica ederek bitirdik yazıyı. 11 kişi imzaları çaktık bir güzel. O gün iş yerinde olmayan veya imzalamayacağını düşündüğümüz yalakalara hiç söylemedik. Kağıda akşam çıkarken canım asistana bıraktık.(o da ayrı yalaka)

..ve şimdi yönetim katında Mustafa Bey'i bekliyorduk. Çok sert bir ifadeyle içeri girdi, genelde bal kaymak şeker olan adam. Bizim bu yaptığımızın etik dışı olduğunu, bunun asla kabul edilmeyeceğini, kağıda imza atanlarla artık çalışamayacaklarını söyledi. Tazminatlarımızın ödeneceğini de ekleyerek -Eşyalarınızı toplayabilirsiniz dedi ve çıktı.
Bize hiç açıklama yapma fırsatı vermedi.

Adam bizi kovdu lan. 11 kişiyi çatır çatır kovdu valla. İşin enteresan tarafı; bu maaş sıkıntısından en çok etkilenen bazı tipler, öncü olup bu yazıyı yazdığımız için bizi suçlar gibi davrandılar bir anda. Ulan mal.. Ben zaten paraya sıkışsam, istediğim kadar Gider Mustafa Bey'den alırım, ruhun duymaz. Sanki zorla imzalattık, denyo.. Ezilenleri düşündük bir de suçlu olduk.'İyilikten maraz doğar' bu oluyor işte..

Sonra oturduk birkaç kez olayın kritiğini yaptık. 'O imzayı atmayaydık iyidi' diye makara yaptık.. Mustafa Bey neden bu kadar gaddar olmuştu diye birbirimize sorduk. Yazıda 'Grubumuz olarak kat ettiğimiz yoldan gurur duyuyoruz' gibi yanlış bir cümle vardı. Bu; iş yerinde yönetime karşı gruplaşma, örgütlenme gibi algılanmış olabilirdi. Aslında Şirketler Grubundan bahsetmiştik, 3 şirket vardı ve 11 kişi aynı şirkete dahil değildik. Ortak dil kullanmak için şirketler grubunu kastetmiştik.. Sonra şirket ciddi bir büyümeye gidiyordu ve yıllardır orada çalışan ama aslında gözden çıkardıkları birilerini temizlemek için bir bahane olabilirdi. Kurunun yanında yaş da yanardı.. Sonra bu kararı sadece Mustafa Bey değil, 3 patron birlikte almıştı. Birinin sevdiği elemandan diğer patron hiç haz etmiyor olabiliyordu. Fikir birliği sağlayamayıp 'Hepsini toptan gönderelim' demiş olabilirlerdi. Belki hepsi ve daha fazlası belki de hiçbiri.. Ama eminim, bizden sonra aldığı elemanlarla beraber bu maaş problemini kökten çözmüşlerdi.

Amaan her neyse yani ne şehit ne gazi, bok yoluna gitti niyazi oldu bizim işimiz. Bugün olsa yine o kağıda imzamı atarım. 'Benim yerim rahat. sıkıntım yok' demem, diyemem.. İnsanlar yıllarca boşuna mı sendikalara üye oldular, grevler yaptılar. Ortak bir derdimizi ifade edemeyeceksek 'batsın bu dünya', kahrolsun paragöz egoist patronlar..

Bu da böyle bir anımız oldu. İşsizlikten hiçbirimiz ölmedik..

Babam


Bir pazar gecesi saat 00:30 civarıydı. Yatmak için hazırlanıyorduk. Aynanın önünde makyajımı temizlerken gözlerim çalan telefonla bir anda kocaman oldu. Oldum olası gece çalan telefonlardan korkardım.

 Annem arıyordu. Kesin bir şey olmuştu. Elim ayağım titreyerek telefonu açtım. Hissetmiştim. Annem ağlıyordu.

-Nurcan baban diyordu
-Nurcan koş...

Bir anda hıçkırıklara boğuldum. Boğazım düğümlendi.

-N'oldu babama diye sorarken evden çıkmak üzereydim.

-Sinan kalk babam diye bağırdım.

Annem telefonda:

-Koş Nurcan çabuk dedi ve kapattı.

Kalbim beynimde atıyor gibiydi. Dilimin buz gibi olduğunu ve uyuştuğunu hissettim. 'Allahım babam' diyordum. 'Allahım ne olur bir şey olmasın ne olur'

Sinan arabayı sürüyordu.

-Hızlı sür daha hızlı diyordum.

Her zaman kullanmadığımız yoldan gidiyordu.

-Buradan daha çabuk gideriz diyordu.

Dua ediyordum, ağlıyordum. İçimden 'bir şey olmamıştır' diyordum. 4 sene evvel yine böyle hissetmiştim. Halam bize gelmişti ve mutfakta hep beraber kahvaltı hazırlıyorduk. Babam bir anda bembeyaz kesilmişti. Oturduğu yerde yığılmıştı. Yere yatırıp hemen dil altı hapını verip göğsünü açmıştık.112 nasıl aradım ve nasıl adresi verdim hatırlamıyorum. Sağlık görevlileri geldiğinde babam hareketlenmeye başlamıştı. Tansiyonu yükseldiği için baygınlık geçirdiğini söylemişlerdi ama babam kalp hastasıydı ve detaylı kontrol edilmesi için hastaneye götürmüşlerdi. Aynı gün eve dönmüştük, kötü bir şey yoktu.

Yine öyle olacaktı. Babam bizi 2. kez korkutuyordu. Yol boyu hep bunu düşündüm ama hep ağladım.

Grip olup yattığını görmediğim babam 10yıl önce ; 'Bu aralar kolum ağrıyor, bazen de uyuşuyor' dediği bir gün kalp krizi geçirmişti ve kendi dahil hiç birimiz bunu anlamamıştık. Kontroller için gittiğimizde öğrenmiştik ve hemen anjio yapılıp, tıkalı 3 damara stent takılmıştı. Sonrasında çabuk yorulmalar başlamış ve tüm yediklerine dikkat eder olmuştu. Artık bu duruma alışmıştık.

Eve yaklaşıyorduk. Ben ağlamaya devam ediyordum Sinan sakinleştirmeye çalışıyordu. Sokağa girdiğimizde evin önünde bir kalabalık, kapıda da ambulansı gördüm. 'Allahım ne olur' diyordum. Sinan arabayı durdurmadan kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Birileri apartmanın kapısını bana açtı. Evin kapısı zaten ardına kadar açıktı. Tanımadığım bir sürü insan evin içindeydi. Annem babam ve abim; iyi sayılan bir muhitten kırsal sayılacak bir semte taşınalı 1 yıl filan olmuştu. Annem buraları hiç sevmemiş, hiç alışamamıştı. Ama; ben küçükken iflas edip her şeyimizi kaybedince, babam ancak bir ev alacak duruma gelmiş ve ancak bu bölgede keselerine göre satın alabilecek bir ev bulmuşlardı. Annem hep söylenirdi babam da telkin ederdi. İnsanlar bizim alıştıklarımız gibi değildi. Şimdi o garipsediğimiz insanlar bizim evin içindeydi ve biri elimi tutuyor, biri saçımı okşuyordu. Ben bağırıyordum. 'babam' diyordum. Salonun kapısı kapalıydı. Babam abim ve doktorlar içerdeydi. Ablam benden önce gelmişti.

-Dur Nurcan bağırma içerde müdahale ediyorlar diyordu ablam.

Babam sesimizi duyabilir panik olabilirdi. Yanıt vermesi için hepimizin sakin durması gerekiyordu.

Annem sessizce ağlıyordu. içerden ses geliyordu.

- Bir iki üç şimdi...

Cihaz ötüyordu. İçim rahatlar gibi olmuştu. Ağlamam durmuştu. Sessizce titriyordum. Biri beni sandalyeye oturttu. Başka biri su getirdi. Ne kadar bekledik, kaç dakika geçti hatırlamıyorum. Bir asır gibiydi.



Salonun kilitli kapısı açıldı, kıpkırmızı yüzüyle abim çıktı, kafası öne eğikti, hızla yandaki odasına geçti ve masasına çok ağır, kocaman bir yumruk indirdi. Galiba hepsi 1 saniyede oldu. Hemen arkasından 2 doktor birden çıktı. Tüm ekipmanları toplamışlardı.


-Başınız sağ olsun dedi


.............................................................


Uğultuları hatırlıyorum. Bütün sesler birbirine karışmıştı.

-Yarım saat uğraştık ama geri döndüremedik. Dedi doktor çıkarken.

Salonun kapısı kapalıydı. Babam orda tek başına, yerde yatıyordu. Annem bir abimin yanına gidiyor, bir ablamın, bir benim yanıma geliyordu.

-Sakin olun, dayanıklı olun, sakın bağırmayın diyordu.

Babam artık yoktu...

Orada öyle yatıyordu. Ruhu çoktan kanatlanmıştı. Yanına gittim, ellerini öptüm, alnını, yüzünü..

Üşümüştü.............


-Babam, canım babam, ahh babam, ahh babam, babacığım dedim


Ben babama ilk kez 'babacığım' diyordum. hiç dememiştim, demek istemiştim ama becerememiştim. Bu konuda babama benzemiştim.

Ellerini tutarken kendi ellerimi gördüm. Kırmızı ojelerim vardı. Üzerimde de yırtık kot pantolonum.. Ellerimi yumruk yapıp tırnaklarımı gizledim, pantolonumun yırtığının üzerine kapattım.

-Süreceksen açık renk oje sür derdi babam. Yırtık pantolonu da hiç yakıştırmazdı. Bunlar için çok kez kızmıştı. Ben dinlemezdim.

Hep bir kuşak çatışmamız vardı. Ergenliğe girmemle bizim kavgalarımız başlamıştı. Yaptığım hiçbir şeyi onaylamıyor, hiçbir şeyimi beğenmiyor gibi geliyordu. Bense hep ondan onay almak, kendi doğrumu kabul ettirmek için kavga ediyordum. O inat ettikçe ben de inat ediyordum. Bu konuda da ona benziyordum.

Doğulu bir Anadolu çocuğu olarak büyümüştü babam. Sevgisini hiç belli etmez, güzel sözler söylemeyi beceremezdi. Az konuşur, kısa net yorum yapardı. Burada da kısmen ona benziyordum. Birkaç sene Almanya' da yaşamış, çağının insanlarına göre geç evlenmiş, gezmiş görmüş biriydi.Ama sabit fikirliydi.. Beni hiç anlamadığını söylerdim. Üniversite hayatım boyunca hemen hemen her gün atıştık, tartıştık, kavga ettik..

Akşam biraz geç kalsam kızar, sinemaya, tiyatroya gitsem kızar, kıyafetlerime kızardı.. Ama bana kahvaltı hazırlayıp uyandırır, meyve tabağı yapıp odama getirirdi.. Sevgisini böyle anlardım.

Çok iyi bir babaydı babam. Çok dürüst, çok namusluydu. Çocukken bizimle atçılık oynar, bizim tüm ihtiyaçlarımızın alışverişlerini sıkılmadan özenle kendi yapardı. İflas etmişti, her şeyini kaybetmişti ama yine de hep kaliteli kıyafetleri seçer alırdı. En değişik oyuncakları, kalemleri, çantaları arkadaşlarım ben de görürdü. Kimsenin bilmediği yerleri babam bilirdi.

Arkadaşlarımda kalmama asla izin vermezdi.
-Ama o bizde kalıyor derdim
-O da kalmasın o zaman derdi.

Sebebini sorsam da söylemezdi. Konuşmazdı. Açıklama yapmazdı. Kızardım, üzülürdüm..

1. sınıftaydım. Maddi olarak en zor zamanımızdı. Ben anlamazdım. 23 Nisan gösterisi vardı. Babam 'gitmeyeceksin' demişti. 'Neden' demiştim. Bütün arkadaşlarım gidiyordu. Hem bütün hareketleri ezberlemiştim. Herkes beyaz tişört giyecekti. Kızların kırmızı puantiyeli etekleri olacaktı, beyaz mus çorap ve bale papuçlarımız olacaktı. Dans ettikten sonra yere çömelerek '23 Nisan' yazacaktık.
'Hayır' diyordu babam başka bir şey demiyordu. Sabaha kadar ağladığımı hatırlıyorum. Gözlerim şişmişti. Sabah annem 'Tamam gideceksin' dedi. O kıyafetleri almak için babamın parası yoktu ama annem dantel örüp komşuya satacak ve beni gönderecekti. Babam bunu söyleseydi belki küçük yaşıma rağmen anlardım. Ama o gurur yapmıştı.Bütün bunları ancak birkaç yıl sonra anlayacaktım..

Evlendikten sonra babamla sadece siyasi konularda acemice atışmalarımız olurdu. Diğer konuların hepsi kapanmıştı.

Torunlarını çok severdi. Ayak tırnaklarına kırmızı oje sürmelerine, yüz boyasıyla bütün yüzünü boyamalarına izin verirdi. Saatlerce onlarla parkta oynar, hediyeler alırdı. Bir gün ablamın oğlu Emir burnunu karıştırmış, hap yapmış. 'al dede' demiş babamın avucuna koymuş. Babam yakını göremediği için anlamamış, kalkmış gözlüğünü takmış, incelemiş ' Ulan Emir ne hıyar adamsın bana sümüğünü mü verdin ' demişti. Emir ' Sen de ne hıyar dedesin ' deyince gülmekten yerlere yatmış herkese bunu anlatmıştı.

Eren dedesini tanıyamamıştı..

Babam hala yerde yatıyordu. Evdeki komşular giderek azalıyor, akrabalar geliyordu. Sabah olmak üzereydi. Ramazan'ın 22. gecesiydi.

Babam gülümsüyordu. Eşarpla çenesinin altından gelecek şekilde başının üzerinden bağlamışlardı. Sabah ezanı okundu, sonra da sela verildi. Sanki kanım çekildi. Giderek sakinleştim. Bağırmadık, feryat etmedik. Ebedi yolculuğa huzurla uğurladık babamı.

Babam ruhunu teslim ederken yeni bir ruh yola çıkmış bize doğru geliyordu. Birkaç hafta sonra hamile olduğumu öğrenecek, adını 'Necati Eren' diye kulağına okutacaktım..